M.Güray DEĞERLİ
E - mail : gdegerli@milscint.com
Türk - Amerikan İlişkilerinde Kırılma Noktaları- [27.07.2005 ]
“Türk–Amerikan ilişkilerinde yanlış anlamalar ve algılamalar” üzerine çok şey söylenebilir ama bunun temelinde yatan nedenlerin bir özeti varsa o da; “samimiyet ve buna bağlı güven eksikliği”dir. İlişkileri bu iki kelimeye mahkûm etmek ilk bakışta sert gibi görünse de ortada birbirine gerçekten ihtiyacı olan ve dost gibi davranması gereken iki ülke var…
Biz Türklerde bir deyim vardır: “Dost acı söyler” ...
Gerçek dostluğun ve bunun gerektirdiği samimiyetin bir ifadesi olarak, Türk–Amerikan ilişkilerine, işte bu deyimle perspektif açmakta yarar var. İlişkinin başlama niyeti ve biçimi yaşanan sıkıntıların kaynağı aslında. Çünkü ABD, Osmanlı’yı “anahtar ülke” olarak ilan ederek yönelttiği ilgisini, bu büyük imparatorluğun elinde tuttuğu coğrafyanın zenginliklerinden pay almak üzere bölgeye gönderdiği temsilcilerle ve misyonerlerle başlatıyor.
Osmanlı ve Coğrafyasının Paylaşımı
1820’ler, ilk Amerikalı tacir-misyonerlerin Anadolu’da görülmeye başladığı yıllardır. Bu dönem aynı zamanda Yunanistan’ın, ardından da Sırpların kopmasıyla başlayan, kısacası Osmanlı’nın parçalanma sürecinin tetiklendiği yıllardır.
Viyana Kongresi’yle Osmanlı İmparatorluğu’nun zengin topraklarının, çok dinli, çok kültürlü tebaasının “Şark Meselesi” diye görülerek dağıtılması stratejisi de bu sürece denk gelir. Ki; Avrupa merkezli ve Avrupa Birliği’nin temelini oluşturan bu strateji bugün de değişmemiştir.
Bunlar olurken, Anadolu’nun en kritik bölgelerinde ve genellikle Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı yerlerde, bir yandan Fransızlar ve İngilizler faaliyetlerde bulunmakta, diğer yandan Amerikalılar misyoner okulları açmaktadır. Harput’ta, Kayseri’de, Tarsus’ta, İstanbul’da, Merzifon’da...
Oysa, Osmanlı her şeye rağmen, tıpkı bugünün Türkiye’sinde olduğu gibi, o gün de ABD’ye 1830 Serbest Ticaret Anlaşması’yla geniş imtiyazlar tanımıştır. Yine bugün olduğu gibi Osmanlı’nın o günkü Batılılaşma gayretlerinin ardında Avrupa ve bunu destekleyen ABD vardır.
Son 200 yıllık tarihi, genellikle tekerrürle dolu olan bu coğrafyada bugün yaşadığımız bir başka gerçek daha var; Türkiye, 2002 yılında yaptığı bir anlaşmayla ABD’ye bu kez “Nitelikli Sanayi Bölgeleri” tahsis etmek üzere ayrıcalık tanımıştır. Ve ne tesadüftür ki; bu bölgeler yine Türkiye’nin en kritik yerleridir. Başta da Ermenistan’ın denize açılabilmesi ihtimali de değerlendirilerek Karadeniz seçilmiştir.
Yeni pazar arayışları, yeni hammadde ve üretim kaynaklarının ele geçirilmesi mücadelelerine sahne olan 19. yüzyıl, emperyal düzenin fırtına gibi esmeye başladığı bir süreç oldu. Ama sonlarına doğru yaklaşıldığında petrol stratejik bir değer olarak endüstrinin vazgeçilmez hammaddesi haline gelmeye başladı. Endüstriyel anlamda ilk olarak Bakü’de işlenmeye başlayan petrolün o müthiş kokusu, Ortadoğu’ya yayıldı. Petrol kaynaklarının neredeyse tamamının üzerinde yine Osmanlı oturuyordu. Bu arada devlet politikalarını belirleyen çok uluslu aileler ve şirketler ortaya çıktı. Rotschildlar, Rockefellerlar, Standart Oil, Royal Dutch gibi güç merkezleri bugün de aynı işlevlerini sürdürüyorlar.
Sevr’den Ambargoya Hep ABD
Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunun başlangıcı olan 1914’teki Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde ABD Başkanı Woodrow Wilson, bir anlamda parçalamanın ve paylaşımın esaslarını belirleyen prensiplerini ilan etti. Ve bugün hala kimilerine göre bir özlem olarak duran ve etkisinden bir şey kaybetmeyen Sevr Planı ortaya çıktı.
1924 Lozan Antlaşması’yla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ulusal sınırları uluslararası hukuka göre tanımlanıp kabul edilirken, bunu o gün olduğu gibi bugün de yasalarına geçirmeyen ülke yine ABD idi.
İlişkilerde asıl belirleyici olan bölüm, hiç kuşkusuz İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan gelişmelerdir. Türkiye-ABD ilişkileri, her iki ülkenin de ulusal güvenlik politikaları çerçevesinde tanımlanan ortak çıkarlar üzerine kurulmuştur.
Sovyet tehdidine karşı oluşturulan ortak güvenlik stratejileri, ABD-Sovyet ilişkilerinde yaşanan dalgalanmalardan etkilenmiş, Türk-Yunan sorunları ve Kıbrıs meselesiyle zaman zaman gelgitler yaşamıştır. 1964’teki Johnson Mektubu ile başlayan kriz, 1974 silah ambargosuyla sürmüştür. Son dönemde ise ABD, Kıbrıs’ta üçüncü taraf olarak çözüm arayışları konusunda belirleyici ve baskıcı rol üstlenmiştir. Ancak Washington, bunu da her şeye rağmen uygulamaya koyduğu Genişletilmiş Ortadoğu Planı çerçevesinde değerlendirmektedir.
Soğuk Savaş''ın sona ermesi iki ülke arasındaki ilişkilerde bir duraklamaya neden olmuşsa da, Körfez Savaşı sırasında üstlendiği önemli rol, Türkiye''nin jeopolitik önemini, ABD''nin tek süpergüç olarak kaldığı yeni dünya düzeninde de koruduğunu göstermiştir.
Son yıllarda Türkiye’nin komşu ülkelerle olan ilişkileri ve bölge ülkelerinin kendi içlerinde yaşadığı sorunlar, ABD’nin güvenlik stratejisinde öncelikli konular olarak yer almış ve Türkiye gerek stratejik önemi, gerekse siyasi ve ekonomik sorunlarıyla Amerikan dış politikasının ve ulusal güvenlik stratejisinin şekillenmesinde etkili olmuştur.
ABD’nin Yeşil Kuşağı’nın Ortasında Türkiye
ABD-Türkiye ilişkilerinde 1980’ler, Brzezinski Doktrini ve Çevik Kuvvet’in (Rapid Deployment Force) oluşturulması sürecidir. Bu koşullarda Brzezinski, Türkiye’den Pakistan’a uzanan bunalım kuşağında SSCB’nin artan etkinliği karşısında yeni bir strateji yaratılması gerekliliğini ortaya koymuştur. Bu strateji, ABD’nin Sovyet nüfuzunun artmasından çekindiği petrol bölgesindeki kontrolünü pekiştirmeye yöneliktir. Bu düşünce uyarınca Çevik Kuvvet, Basra Körfezi başta olmak üzere bir Doğu-Batı çatışması olasılığında Ortadoğu’yu korumak gerekçesiyle oluşturulmuştur.
İran’ın kaybından sonra, Çevik Kuvvet projesinde, Ortadoğu’da, Doğu ve Batı arasındaki tampon bölge olan Türkiye’nin Doğu Anadolu bölgesi özel bir önem kazanmıştır. Yeni stratejide Ortadoğu ve Körfez petrolünün savunması, bir şekilde NATO şemsiyesi altına sokulmaktadır. NATO üyesi olan Türkiye’nin önemi bu anlamda Ürdün, Mısır ve İsrail ile karşılaştırıldığında daha da artmaktadır.
Bu sıralarda ABD Savunma Bakanlığı’na rapor halinde sunulan Wohlstetter Doktrini, SSCB’nin Körfezdeki bunalımından yararlanmasını önlemek için Türkiye’den Pakistan’a kadar bir İslam Kuşağı oluşturulmasını önermiş, bu kuşağın da hem birbirleri ile hem de Çin ile ilişkilerinin geliştirilmesinin teşvik edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Raporda, radikal İslam da ABD için tehdit sayılmıştır. Bu çerçevede 12 Eylül askeri müdahalesi sonrasında Türkiye’ye yardım muslukları kısa sürede açılmıştır. İslam kuşağı doktrinine (Wohlstetter Doktrini) paralel biçimde askeri müdahale sonrası Devlet Başkanı Kenan Evren, gezilerin önemli bir bölümünü Suudi Arabistan, Körfez Devletleri, Mısır, Tunus ve Pakistan gibi ülkelere gerçekleştirmiştir. ABD de bu açılımı teşvik etmiştir. Böylece Türkiye-ABD ilişkileri bugüne yansıyan en sıcak dönemine böylece girmiştir.
Şüpheli Bir Stratejik Ortaklık
1991’de “Geliştirilmiş Ortaklık” kavramının ortaya atılması, bu arayışın ilk sonucudur. Türkiye-ABD ilişkileri, özellikle 1995''ten sonra yeni bir boyut kazanmış ve “stratejik ortaklık” seviyesine çıkarılmıştır.
1997 yılında, ilişkiler beş ana başlık altında değerlendirilmeye başlanmıştır. “Beş Bölümlü Gündem” ismini taşıyan yeni değerlendirme, Enerji, Ekonomi ve Ticaret, Bölgesel İşbirliği, Kıbrıs ve Savunma ve Güvenlik alanlarında işbirliği konularını içermektedir.
Ancak bu dönem, Türkiye’nin, yaşadığı terör sorunuyla mücadele yıllarıdır. 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra üçe böldüğü Irak’ın kuzeyini “Keşif Gücü”yle kontrol eden ABD, Kürt devleti oluşumuna zemin hazırladığına ve terör örgütü PKK’yla ilişki kurduğuna dair kuşkulu yaklaşımlar sergilemiştir. Kaldı ki; Türkiye 1991 kriziyle birlikte siyasi ve ekonomik olarak büyük sıkıntı yaşamış ve zararları dahi tazmin edilmemiştir. Bölgede ekonominin durmasının yarattığı boşluk terör örgütü PKK tarafından doldurulmaya çalışılmıştır. Nihayetinde ise, silahlı örgütün meşrulaşma ve siyasallaşma gayretleri sonuç vermeye başlamıştır.
Türkiye-ABD ilişkileri, 2001 yılından bu yana üç ana eksende yeniden tanımlanmaya başlanmıştır. Birincisi; Türkiye’de yaşanan ekonomik krizden çıkış mücadelesinde ABD’nin Türkiye’ye verdiği ve vereceği destek ile ilgilidir. Özellikle, ABD Yönetimi’nin, IMF’nin Türkiye’ye sağladığı kredilerde önemli rolü olduğu bilinmektedir. Fakat IMF ve Dünya Bankası’nın Amerikan etkisiyle ve çıkarlarına göre Türkiye’ye yönelik uygulamalar geliştirdiği bilinmekte bu konu temel yaklaşımlarda derin çatlaklara yol açmaktadır.
İkinci önemli eksen; Türk-Amerikan ilişkilerinin, “terörizm ile mücadelede Türkiye’nin rolü” etrafında yeniden belirlenmesidir. New York ve Washington’a düzenlenen 11 Eylül 2001 saldırıları, bu açıdan dönüm noktası niteliğindedir.
Kürtlere Destek, Türk Ordusu’na Hakaret
Üçüncü eksen; Irak krizi etrafında Türk-Amerikan ilişkilerinin sınırlarının ve boyutlarının yeniden tanımlanmaya başlanması olmuştur. Irak sorunu, uzun yıllardan beri sözü edilen stratejik ortaklığın, uygulamaya geldiğinde ve her iki ülkenin çıkarları da doğrudan etkilendiği noktada nasıl ve ne ölçüde sürdürülebileceğine dair önemli bir test olma niteliğindedir. Özellikle Kuzey Irak ile ilgili görüş ayrılıkların ele alınma biçimi, uzunca bir süre iki ülke ilişkilerini zorlayacak gibi gözükmektedir.
Bu çıkış noktasından baktığımızda son dönemlerde özellikle Bush yönetimine hakim olan Amerikan Neo Con’ların tüm dengeleri alt üst edecek derecede şiddetle uyguladığı politikalar Türk–Amerikan ortak çıkar anlayışıyla uyuşmamaktadır. Ayrıca, İsrail eksenli politikalar Ortadoğu’daki coğrafi, siyasi, etnik, dini ve askeri dengeleri temelinden sarsacak sonuçlara yol açmaktadır. Gerek ABD’deki diaspora Ermenileri, gerekse Erivan ile yürütülen ve Türkiye üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik silah gibi kullanılan soykırım iddiaları ve buna bağlı yürütülen politikalar Türk-Amerikan ilişkilerinde karşılıklı güvensizlik ortamını daha da derinleştirmiştir. Özellikle vurgulamak gerekir ki; Bangladeş–Marakeş ekseninde geliştirilen Genişletilmiş Ortadoğu Planı ve beraberindeki Irak’ın işgali, Türkiye’nin ulusal güvenlik kaygılarını had safhaya çıkarmıştır.
Bölgenin binlerce yıllık tarihine, kültürüne, siyasi, dini, sosyal yapısı ve düzenine tamamen aykırı biçimde, işgal edilen, insanlık onurunun çiğnendiği bir alan haline getirilen, haritası Kürt etnik grubun egemen kılınmasıyla değiştirilmeye çalışılan Irak, Türk-Amerikan ilişkilerindeki asıl kırılma noktasını oluşturmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgesel ve ulusal kaygılarla izlediği Irak gelişmeleri, bu direncin temsilcisi Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik onur kırıcı sözlere ve davranışlara maruz kalmıştır. Bu doğrultuda, Türkiye-ABD ilişkilerinin ikili düzeyin dışına çıkılarak gerçek dostluk ve stratejik ortaklık temelinde iki ülkeyi ilgilendiren bölgesel ve küresel düzeydeki gelişmelerin değerlendirilmesi ve sağlıklı ilişkilere zemin hazırlanması gerekmektedir.
ABD’nin özellikle Avrupa ve Rusya ile ilişkilerinde yaşanan değişimlerin, NATO konusundaki yeni girişimlerin, Ortadoğu politikasında gözlenen gelişmelerin ve Orta Asya ve Kafkaslardaki uygulamaların ve en önemlisi terörle ve kaynaklarıyla mücadelenin Türkiye–ABD ilişkilerine doğrudan etki yapması kaçınılmazdır.
Türk–Amerikan ilişkilerinde hafızalara hatta genlere işleyen böyle derin izler bulunduğunu bilerek, ancak bunları bir engel değil, tecrübe olarak değerlendirmenin geleceğe yön verebilecek, çok daha sağlıklı bir yol olacağına inanıyoruz.
Tüm bu anlatılanların en net ifadesi yine bir atasözünde kendisini buluyor; ancak bu kez Türk–Amerikan ilişkilerinde varlığını hep hissettiren Yahudilerden:
“Affet ama unutma!”…
ABD, Osmanlı’nın Kapısında 30 Yıl Beklemişti
Osmanlı Devleti, ABD ile resmi ilişkileri başlatmada oldukça isteksiz davranmıştır. Washington, 1802 yılında William Stewart ismindeki bir Amerikalıyı İzmir’e Konsolos olarak göndermiş ise de bu durum Bâb-ı Ali tarafından kabul edilmemiştir. Steawart, İzmir’de incelemelerde bulunmuş ve Osmanlı ile ABD arasında ticaretin nasıl geliştirileceği konusunda raporlar yazdıktan sonra İzmir’den ayrılmıştı. 1808’de Washington, yeni bir teşebbüste daha bulunmuş, Mr. Sloane isminde bir görevliyi İzmir’e konsolos olarak göndermeye niyetlenmişse de yine Bâb-ı Ali nezdinde muvaffak olamamıştır. Washington, uzun uğraşlar neticesinde, 1811’de İzmir’de ilk Amerikan ticaret müessesinin (Woodmas & Offley Şirketi) kurularak faaliyete geçmesinden çok sonra Osmanlı’yla resmi temas kurabilmiştir. Ancak 1824’te Amerikan Hükümeti, İzmir’deki ilk Amerikan ticaret şirketinin kurucusu David Offley’i bu şehre Birleşik Devletler Konsolosu olarak tayin etmiştir. Bu durum Bâb–ı Ali tarafından ancak kabul görmüştür.
Türk-Amerikan ilişkileri uğruna Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımayı geciktiren ABD, Osmanlı Devleti ile resmi bir antlaşma yapmak için 30 yıl boyunca bugünkü anlamıyla lobi faaliyeti yürütmek zorunda kalmıştır.
Washington’un çıkarları açısından İstanbul ile ticari ilişkiler kurmada iyi sebepler vardı. Bu yüzden karşılıklı ilişkilerin başlatılmasında hatta ilk adımın atılmasında da önceliği Washington yapmıştı.
İlk olarak 1796 yılında ABD’nin Londra elçiliğine atanan Rufus King, Osmanlı’nın Londra’daki elçisi ile temaslarda bulunmuş ve bir muahede akdi için görüşmeler yapmıştı. Amerikan elçisinin, Birleşik Devletler Cumhurbaşkanı Adams’a gönderdiği 8 Şubat 1799 tarihli bir rapor üzerine, Cumhurbaşkanı, Lisbonne’da Amerikan elçisi olarak görev yapan William Smith’i “Fevkalâde Murahhas ve Elçi” sıfatıyla Bab–ı Ali ile muahede akdi müzakerelerine memur etmiş ve kendisine vâsi salâhiyetler vermişti. Ancak William Smith, bu yeni vazifeyi kabul ettiği halde talimat ve hareket emri almadığından İstanbul’a gidememişti. Zira Fransızların Mısır’ı istilası üzerine İngiltere ve Osmanlı Devleti arasında bir ittifak akdedildiğinden ve bu sıralarda ABD kamuoyu Fransa lehinde olduğundan, ayrıca bu teşebbüsün ABD-Fransız münasebetleri üzerinde menfi bir tesir yapmasından çekinen Washington, bu isten vazgeçmiştir.
ABD’nin Osmanlı Devleti ile ilişkilerini geliştirmek, hatta bunu resmileştirmek için harcadığı çaba 1802 yılında devam etmiş, bunun için İzmir’e konsolos göndermek istemiş, fakat Osmanlı yönetimi bunu Kabul etmemiştir.Washington’un benzer çabaları 1817 yılına kadar aralıksız sürmüştür.
Washington, 1817 baharında Baltimore’da bulunan bir firmanın M. J. Jaussand adındaki temsilcisini Osmanlı resmi makamlarıyla temasta bulunması için İstanbul’a göndermiştir. Jaussand, İstanbul’daki Fransız sefarethanesinde bir ticaret antlaşması için bazı Osmanlı ileri gelenleriyle görüşmeler yapmış, ancak ilginçtir ki kendisine Osmanlı Devleti’yle doğrudan doğruya gizli müzakerelere girmesi tavsiye edilmiştir. Jaussand, durumu ABD Dışişleri Bakanı John Quincy Adams’a bildirmişse de bundan olumlu bir netice çıkmamıştır.
İstanbul ile Washington arasındaki resmi görüşmeler ancak 1820 yılında başlayabilmiştir. ABD Dışişleri Bakanı Adams, Luther Bradish adli New Yorklu bir avukatı çift pasaportla gizli olarak istihbarat faaliyetlerinde bulunması için İstanbul’a göndermiştir.
Bradish, İstanbul’da Reisülküttap’la yapmış olduğu görüşmeden sonra buraya geliş amacının ilgililerce öğrenildiğini Amerikan Dışişleri’ne 20 Aralık 1820 tarihinde yazmış olduğu mektubunda belirtmiş, kendisine verilen talimatın tamamıyla geçersiz olduğunu bildirmiş, ayrıca yapılması planlanan antlaşmanın ABD’ye ortalama olarak 50 bin Amerikan doları civarında bir paraya mal olacağını belirtmiştir.
Aynı yıl (1820) Birleşik Devletler Filo Kumandanı William Bainbridge, Osmanlı Devleti’yle resmi ticari ilişkilerin başlatılmasında girişimde bulunması için görevlendirilmiştir. Ancak bundan da bir sonuç alınamamıştır. Bu defa Dışişleri Bakanı Adams, bir başka adamını Kaptan-ı Derya Hüsrev Pasa ile görüşmesi için göndermiştir. Hüsrev Paşa ise bu zâta 1824 yılı Aralık ayında Akdeniz’deki Amerikan filosu kumandanının kendisiyle gizlice temasa geçmesini ve bir antlaşma için ileri sürülecek olan Amerikan tekliflerini, bizzat kendisinin padişaha sunacağını, padişahın da bir Amerikan temsilcisinin İstanbul’a gelerek Osmanlı Hükümeti ile müzakerelerde bulunmasının faydalı olup olmayacağı hususunda karar vereceğini gelen temsilciye söylemiştir.
Adams’ın ticari temsilci olarak tayin ettiği kişi David Offley’di. Offley, 27 Aralık 1824 tarihli mektubunda yapılması muhtemel bir antlaşma ile ABD’nin elde edeceği çıkarlardan bahsetmiş ve Bab-ı Âli ile gizlice temaslarda bulunulması gereğini tavsiye olarak Amerikan yönetimine sunmuştur.
1820’lerde Türk-Amerikan ticareti, Amerikan ticaret çevrelerini o kadar büyülemişti ki, isyan ederek Osmanlı’dan ayrılmak isteyen Yunanistan’a karsı Osmanlı Devleti’ni desteklemişlerdir.
ABD Temsilciler Meclisi’nin Kentucky Temsilcisi Henry Clay, (Clay, John Quincy Adams’tan sonra ABD Dışişleri Bakanlığı’na getirilmiştir.) ABD’nin bu tutumundan su sözlerle yakınmıştır: “İnsanlığımızı kökünden kazımamız ve duyarlılıklarımızı bastırmamız için önümüze adi bir incir ve afyon faturası sürülüyor...” Öyle ki, bu dönemde Monroe yönetimi, Türk-Amerikan ticareti uğruna Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımakta gecikmiştir. Amerikan yönetimin Osmanlı Devleti ile bir antlaşma yapmak için yaklaşık 30 yıl süren çabalarından sonra 7 Mayıs 1830’da iki devlet arasında bir dostluk ve ticaret antlaşması imzalanmıştır.
7 Mayıs 1830 Antlaşması’nı ABD Başkanı Andrew Jackson, Washington’da yayınlattığı bir beyannameyle resmen ilân etmiştir. Başkanın büyük bir siyasi muvaffakiyet seklinde neşrettiği söz konusu beyannamede Türkiye için çok samimi ve dostça ifadeler kullanılmıştır.
Bu haber 5391 defa okunmuştur.
