Ana Sayfa Manşet Araştırma ve Sürdürülebilirlik Danışmanı Ali GİZER: “Türk savunma ve havacılık sektörü, ürün odaklı düşünmekten vazgeçmeli ve değer odaklı düşünmeli.”

Araştırma ve Sürdürülebilirlik Danışmanı Ali GİZER: “Türk savunma ve havacılık sektörü, ürün odaklı düşünmekten vazgeçmeli ve değer odaklı düşünmeli.”

ZEYNEP KAREL KALİTE SÖYLEŞİLERİ DEVAM EDİYOR…

Zeynep KAREL / zeynep@zeynepkarel.com

Diğer sektörler için olduğu gibi savunma ve havacılık sanayisinin geleceğinde de sürdürülebilirlik kavramı, önemli bir etmen olarak ortaya çıkıyor. Entegre Yönetim Sistemleri Danışmanı, Mentor ve Türkiye EFQM Mükemmellik Modeli Ödül Değerlendirmecisi Zeynep Karel tarafından hazırlanan söyleşi dizisinin üçüncü bölümünde, sürdürülebilirlik kavramının özünde neler olduğunu ve savunma ve havacılık sanayisine nasıl uygulanabileceğini, Araştırma ve Sürdürülebilirlik Danışmanı Ali Gizer’den dinledik.

Zeynep KAREL: “Gelecek nesillerin ihtiyaçlarını karşılama kabiliyetinden ödün vermeden şimdiki neslin ihtiyaçlarını karşılama.” Bu tanım, sürdürülebilirliğin özünü içeren basit bir ifade ve üç unsurdan oluşuyor: Ekonomik gelişme, sosyal eşitlik, çevresel koruma. Bence sürdürülebilirlik, gelecekteki kaynakların boşa harcanmamasını sağlamak için uygun politikaların, süreçlerin, araçların ve becerilerin geliştirilmesi gerektiği anlamına geliyor ve genellikle süreklilik ile karıştırılıyor. Sizce sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir olmak, pratikte ne anlama geliyor? En geniş kapsamı ile sürdürülebilirliğin tanımı ne?

Ali GİZER: Önce en kısa yanıt ile başlayayım isterseniz. Sürdürülebilirlik “pozisyon almak” demektir. Bir kurumun içinde bulunduğu dünyayı, tüm paydaşları ile birlikte algılayarak, buna göre gelecekteki pozisyonunu belirleme çabasıdır sürdürülebilirlik.

Ekonomiyi, her zaman tıkır tıkır işleyen bir makine olarak gördük. Bize böyle bir metafor ile öğretildi ekonomi. Bu metafora göre de işlemeyen parçayı çıkartıp yerine yenisini koyduğunuzda, her şeyin yine çalışması gerekir diye düşündük. Ama ne yazık ki ekonomi, makine gibi çalışan bir şey değil. Daha çok insan bedeni gibi bir oluşum. Yani bir parçası, daha doğrusu bu metafora göre bir organı bozulduğunda ve eskisi gibi işlemez hale geldiğinde, diğer bütün organların da bozulmasına neden oluyor. Bu yeni anlayışa göre, ekonominin bütün organlarının temel fonksiyonlarını doğru şekilde yerine getirebilecek halde ve sağlıklı olarak çalışması gerekiyor. Bu sağlıktan ise diğer tüm organlar eşit seviyede sorumludur. Tahmin edileceği üzere, en sorumlu organ ise beyindir. Yani bedenin sağlıklı olması, beynin ondan sağlıklı talepler bulunmasına bağlı.

Bu anlamda, beynimizin sürdürülebilirlik düşüncesi ile çalışması gerekiyor. Kaynak kullanımı, arz ve talep yönetimi ile ekonominin sağlıklı gelişiminin sağlanması, ancak beynin sürdürülebilirlik düşüncesine sahip olması ile mümkün.

Zeynep KAREL: Bence de öncelikle düşüncede başlamalı sürdürülebilirlik. Türk savunma ve havacılık sanayisinde de son dönemde sıklıkla kullanılmaya başlandı sürdürülebilirlik kavramı. Özellikle ihracatın önemine vurgu yapmak için, “sektörün sürdürülebilirliği için ihracata ağırlık vermeliyiz.” gibi bir söylem, oldukça yaygın bu aralar. Fakat bu kullanım, aslında, sürdürülebilirlik teriminin sadece bir yönünü öne çıkartıyor. “Savunma ve havacılık sanayisinde sürdürülebilirlik” dediğimizde, nasıl bir kapsamdan bahsediyoruz?

Ali GİZER: Söylediğiniz çok doğru. Sadece bir yöne bakmak, bütünü görmeyi zorlaştırıyor. Sektörel sürdürülebilirlik, sadece dış satım ile elde edilemez elbette. Bir sektörün en önemli varlığı olan yetişmiş nitelikli insan gücü boyutu da önemli. Nitelikli olacak kadar geliri bekleyerek nitelikli olunmaz. Önce nitelikli olunur, sonra gelir elde edilir. Bu anlamda bir sektör için, ihtiyaç duyacağı insan kaynağına yatırım yapması en önemli görevidir.

Dünya Bankası’nın uluslararası rekabet raporunu incelediğinizde, Türkiye’nin rekabet sorunları tablosunda, ilk sırada “yetersiz eğitim almış işgücü”nün yer aldığını göreceksiniz. İfade bana ait değil, raporda geçen ifade şöyle: “inadequately educated workforce”. Aynı raporun eğitim bölümünde, Türkiye ile ilgili veriler şöyle: Eğitimin niceliksel yeterliliğinde Türkiye, 124 ülke arasında Avustralya, Şili, İspanya, Finlandiya, Yunanistan, Kore, Singapur ve ABD ile birlikte birinci sırada. Ancak niteliksel sıralamayı söylemek bile istemiyorum; yine aynı 124 ülke arasında, 99. sıradayız. Yani okulumuz var; ama eğitimimiz yok.

Şimdi ben soruyorum size, bu sektörün sürdürülebilirliği için ihracat mı daha önemli yoksa nitelikli insan gücünün yetiştirilmesine destek verilmesi mi?

Zeynep KAREL: Tabi ki nitelikli insan gücünün yetiştirilmesi ve sonrasında tabi ki ihracat. Eğitim, daha doğrusu nitelikli eğitim, savunma ve havacılık sanayisinde en birincil şart; sektörün olmazsa olmaz şartlarından biri. Aksi takdirde firmalar, belki kısa vadede bir şeyler kazanır; ama uzun vadede asla kalıcı olamaz; yok olur giderler maalesef. Savunma ve havacılık sektöründe sürdürülebilirlik, sadece ekonomik bir olgu olarak anlaşılıyor. Bu kapsamda; hâlen daha sektörümüzde, özellikle KOBİ ölçeğinde birçok firma; inovasyon ve ürünleşme gibi konulara pek fazla önem vermiyor. Sürdürülebilirlik penceresinden bakarak, öncelikle inovasyon konusunda KOBİ’lere bir tavsiyede bulunmak ister misiniz?

Ali GİZER: Yenilikçilik önemli bir konu. Bunun üzerinde durmak gerekiyor. Birleşmiş Milletlerin 2015-30 hedeflerinin 9. maddesi de “sanayi, yenilikçilik ve altyapı” başlığını taşıyor. Zaten bu madde sayesinde, 8. hedefte yol alma şansımız var. Yani “insana yakışır iş ve ekonomik büyüme” hedefine, ancak yenilikçilik ile ulaşabiliriz. Neden? Çünkü dünyanın kısıtlı kaynaklarına uygun bir arz ve talebi oluşturabilmek, yenilikçi iş anlayışı ile mümkün olabilecek. Ancak yenilikçilik, durmadan yeni ürün çıkartmak değil. Böyle anlaşıldığı zaman, tek hâkimi teknoloji ve tasarım gibi görünüyor. Oysaki yenilikçilik, en basit ürünlerde ve en temel işlevlerde de yapılabilir. Daha randımanlı olsun, üretimi daha verimli olsun, lojistiği kolaylaştırılsın ve sair. İşi yaparken her aşaması ile yenilikçi olmak lazım. Yenilikçilik, illaki yeni bir ürün keşfetmek değildir.

Zeynep KAREL: Benzer şekilde, ürünleşme ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Ali GİZER: Bu konuda söyleyeceklerim pek hoşa gitmeyebilir. Sürdürülebilir iş yönetimi anlayışında, ürünleşme kavramının pek yeri yok. İki binli yılların başında ortaya çıkan bir kavram bu. Büyük gerileme veya diğer adıyla 2008 küresel krizinden sonra ise sürdürülebilirlik açısından pek itibar eden kalmadı bu kavrama. Çünkü bir kurum veya kuruluşun sürdürülebilirliği, ürüne değil yarattığı değere bağlıdır. Önemli olan, kurumun değeridir. Neden var? Olmasa ne olur? Yerel ya da küresel ölçekte eksikliği nasıl hissedilir? Önemli olan bu. Ürünler, arz edildiği sürece ve daha da önemlisi talep edildiği sürece vardır. Talep bittiği anda, hiçbir anlamı kalmaz ürünün. Bu anlamda da ürün odaklı kurumun kendisi de silinir gider. Ekonomi tarihi, ürününe odaklandığı için kaybolmuş dev şirketler ile doludur. Ancak değer farklı bir şey. Bugün dünyanın en kalıcı şirketleri, ürününden dolayı değil, kendisini diğerlerinden farklılaştıran değerden dolayı ayaktadır.

Çok paranız olsa da bir gün batabilirsiniz. Dünyada batmaz denen ne şirketler battı bugüne kadar. Ama yönetişim ve dolayısı ile iletişim kabiliyetiniz yoksa o zaman günün birinde batacağınız ya da işlerinizi yürütemeyecek kadar gerileyeceğiniz kesindir.

Şimdi size, 2019 yılı itibarı ile dünyanın en sürdürülebilir ilk on şirketini sırasıyla sayayım: Orsted (Danimarka), Chr. Hansen (Danimarka), Neste (Finlandiya), Cisco (ABD), Autodesk (ABD), Novozymes (Danimarka), ING (Hollanda), Enel (İtalya), Banco do Brasil (Brezilya) ve Algonquin Power (Kanada). Hiç beklediğiniz bir liste olduğunu sanmıyorum. Aralarında bildiğiniz birkaç firma olabilir. Ama Apple, Google, Microsoft, Amazon, Facebook ve Coca-Cola nerede? Listede ilk 100’de bile değiller. Meşhur HP 15’inci, Siemens 41’inci, Unilever 46’ncı, Samsung 80’inci ve Toyota 92’nci sırada. Peki, bu ilk ondaki şirketler kimler? Birinci sıradaki Orsted yenilenebilir enerji devi, ikinci sıradaki Chr. Hansen dünya enzim devi; yani yarın kapansa Türkiye’de kahvaltılık peynir, patlıcanın yanına yoğurt bulamayız. İlk ondaki firmaların ortak özelliği, ürün odaklı değil, değer odaklı olmaları.

Özetle ürünleşme, sürdürülebilirlik için pek bir anlam ifade etmiyor. Çünkü bugünün ürünleri gelecekte olmayabilir. Ancak değer farklı bir şey; değerler, her zaman geliştirilerek geleceğe taşınır.

Zeynep KAREL: İçinde yaşadığımız düzen değiştikçe, önceliklerimiz ve değerlerimiz değişiyor. Bunu, şuan içinde bulunduğumuz pandemi sürecinde de çok iyi görüyor ve yaşıyoruz. Sektörümüzdeki bazı firmalar, “ekosistemimizle birlikte büyüyeceğiz”; bazıları ise “tüm kabiliyetler benim elimde olmalı” şeklinde bir yaklaşım sergiliyor. Bu iki farklı yaklaşımı, sürdürülebilirlik açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Ali GİZER: Ekosistemimiz ile birlikte büyüyeceğiz diyenin karşısında durup tüm kabiliyetler bende olsun diyen, aslında hiçbir kabiliyeti olmayandır; hatta kabiliyetsiz olduğunu fark edemeyecek kadar. Çünkü zaten en büyük ve değerli olan kabiliyet, ekosistem ile birlikte büyümektir. Her şey bende olsun diyen, bu en büyük kabiliyeti görmeyen veya görse de uygulayamayandır. Bir kurum, nereye kadar kabiliyetleri bünyesinde barındırabilir ki? Kabiliyetin sınırını çizmek nasıl mümkün olabilir ki? Bugün üretim öncesi, üretim ve üretim sonrası o kadar iç içe geçmiş bir ekosistemde yaşıyoruz ki, hangi kabiliyetleri bünyede barındırmaktan bahsediyoruz?

Sürdürülebilirlik Anlayışının Temel Konusu İletişimdir

Zeynep KAREL: Sürdürülebilirlikte iletişim de önemli bir yere sahip. Ancak sektörün, bu konuda da bazen çeşitli sıkıntılar yaşadığını düşünüyorum. Bu konu, özellikle kurumsal iletişim ve basınla ilişkiler konusunda kendisini gösteriyor. Siz bu noktada sektör firmalarına nasıl bir mesaj vermek istersiniz?

Ali GİZER: İletişim, dünyada aklınıza gelebilecek hemen her eylemin odağındaki konu. Yaşadığımız tüm olumlu ve olumsuz gelişmeleri, iyi ya da kötü iletişime bağlayabiliriz. İş dünyasının anladığı anlamda başarı da iletişime bağlıdır. Sürdürülebilirlik anlayışının da temel konusu iletişimdir. Sırayla bir iki önemli konuyu paylaşmak isterim.

Öncelikle iletişim, tüm kurumların yatırım yapması gereken bir konu. Birçok işletmede, tüm iletişimden tek bir iletişimcinin; hatta bazı durumlarda iletişimci olmayan bir kişinin sorumlu tutulduğunu görüyorum. Danışmanlık verdiğim zaman, olanaklar çerçevesinde ilk düzeltmeye çalıştığım aksaklık da bu oluyor. Bu bir kişi, hem kurumsal iletişimden hem kurum içi iletişimden hem de kurumsal ilişkilerden sorumlu olabiliyor – ki bunların hepsi birbirinden farklı konulardır. Bu tip şirketlerde, devlet ile, müşteriler ile, paydaşlar ile, çalışanlar ile, basın ile, kamuoyu ile ve aklınıza gelecek tüm diğer yapı ve gruplar ile bir kişinin ya da en fazla üç beş kişinin çalıştığı, olsun diye kurulmuş bir departmanın başa çıkacağı hayal ediliyor. Hatta bazı kurumlarda bu dahi yok, patron kendisini iletişimci zannediyor. Açıkçası bir iletişimci olarak, benim cesaret edemeyeceğim bir sorumluluk. Ancak burada kurumlar çaresiz değil; çünkü bu da bir kabiliyet. Uzman kişiler ile çalışılarak bu konudaki sorunlar aşılabilir.

Bu anlattıklarım, bir iletişimcinin kaprisi veya gereksiz hassasiyeti olarak yorumlanabilir. Buna şimdilik tamam diyelim. Ama ikinci konu daha da önemli. Bunu raporlama üzerinden örnekleyerek anlatacağım. Sürdürülebilirlik raporlamasında, iki temel yaklaşım var: Ben bunlara, ESE ve ESG yaklaşımları diyorum. ESE yaklaşımı, ekonomik (economic), sosyal (social) ve çevresel (environmental) performansınızı aktardığınız raporlarda tercih ediliyor. ESG yaklaşımı ise yine ekonomik (economic), sosyal (social) ve yönetişimsel (governance) performansınızı aktardığınız raporların tercihi. Şimdi bu raporlar nerede kullanılıyor ona bakalım. Bu, belki de söyleşimizin en önemli kısmı çünkü. Bugün kurumunuzun sürdürülebilirliğini, ana paydaşlarınıza; yani iç ve dış müşteriler ve basın yolu ile kamuoyuna anlatmak istediğinizde, ESE yaklaşımına göre hazırlanmış raporları tercih edersiniz. Ancak eğer bir finans kuruluşuna gidecekseniz, EBRD’den düşük kredili fon kullanacaksanız, işte o zaman finans kuruluşu, sizden ESG raporu ister. ESG raporunda ekonomik performansınız yok; ama yönetişim, yani iletişim kabiliyetiniz sorgulanır. Çünkü finans kuruluşu size kaynak sağlarken ekonomik durumunuz ile ilgilenmez. Sizin yönetim, yani iletişim kabiliyetiniz ile ilgilenir. Çok paranız olsa da bir gün batabilirsiniz. Dünyada batmaz denen ne şirketler battı bugüne kadar. Ama yönetişim ve dolayısı ile iletişim kabiliyetiniz yoksa o zaman günün birinde batacağınız ya da işlerinizi yürütemeyecek kadar gerileyeceğiniz kesindir.

Zeynep KAREL: Güven ve doğası gereği sektörümüzün ketum bir yapısı var. Bu da zaman zaman şeffaflığın ikinci planda tutulmasına neden oluyor. Size göre, savunma ve havacılık sektörü özelinde bu ikisi arasında nasıl bir denge olmalı?

Ali GİZER: Bu konuda en önemli unsur etik. Bilgi temelli iletişimin özünü, etik oluşturuyor. Bu tek başımıza belirleyebileceğimiz bir anlayış değil. Etik, kurum içinde ve dışında, paydaşlar arasında, sektör içinde ve sektörler arasında yapılmış bir mutabakattır. Etik dışı davranış, bu mutabakatın dışında kalan davranıştır. Neyin ticari sır, teknolojik sır olacağına; neyin iletişiminin yapılıp neyin iletişiminin yapılmayacağına, bu mutabakat karar verir. Elbette her kurumun kendisine has bir etik anlayışı olabilir. Ancak bunun, yani kurumsal etik anlayışının gizlenmemesi gerekir. Türkiye’de, hemen her sektörde tüm şirketlerimizin en zayıf olduğu nokta da budur aslında. Uluslararası rekabet raporunda, Türkiye için uluslararası rekabeti zorlaştıran ilk 15 konu arasından dört tanesi, doğrudan etik ile ilişkilidir. Buradan, dünya çok etik davranıyor dediğim zannedilmesin. Etik konusunun en büyük derdi de budur. Etik, sizin dışınızdakilerin nasıl davrandığı ile ilgili bir konu değildir; sizin nasıl davrandığınız ile ilgili bir konudur. Dış dünyanın etik davranmaması, etik ticaret ilkelerine uymaması, sizin de öyle davranmanızı gerekli kılmaz.

Firmadaki her bir çalışanın sürdürülebilir bilgisinin de olduğunu düşünsenize? Sonuçta gelecek için sürdürülebilir tasarım, sürdürülebilir insan kaynağı, sürdürülebilir tedarik, hatta sürdürülebilir tedarik zinciri, sürdürülebilir Ar-Ge, sürdürülebilir iletişim, sürdürülebilir ekonomi, sürdürülebilir arz-talep-memnuniyet, sürdürülebilir kaynaklar, sürdürülebilir yönetim gibi birçok örnek verebiliriz. Böylelikle hem değer katan hem de güven veren bir sürdürülebilir yaşam kalitesi sağlayabilmiş oluruz.

Etik davranmanız, bir dönem kaybeden gibi görülmenize neden olabilir. Ama merak etmeyin, sonuçta siz kazanırsınız. Mesela S400 ve F-35 süreçleri, Türkiye’nin etik olarak yönettiği süreçlerdir. Türkiye, hem F-35 hem de S400 konusunda, bu etik duruşu yüzünden zorluk çekmiştir. Ama sonuçta, her iki alanda da kazanan olmuştur. Bir boyutu ile tabi ki.

Şeffaflık ile etiği karıştırmak ise ayrı bir sorun. Bu ikisi arasında, ciddi bir fark var. Şeffaflık, inanın anlatımı çok uzun sürecek bir kavram. Bu konuda, Byung-Chul Han’ın “Şeffaflık Toplumu” kitabını okumasını tavsiye ederim herkese.

Zeynep KAREL: Sürdürülebilir değer yaratmanın çok önemli olduğundan bahsettik. Bunun için de bütünsel bakıp değerlendirmek gerekiyor diye düşünüyorum. Burada, kurumsal sürdürülebilirlik ve uyum ön planda, siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

Ali GİZER: Haklısınız, sürdürülebilirlik, tek bacağından tutabileceğimiz bir konu değil, bir bütün. Bu bütünü görebilmek için, uluslararası metinleri okumakta, bunlara hâkim olmakta yarar var. Bu bütünselliğin sağlanabilmesi için, sürdürülebilirlik ile ilgili olarak şu ipucunu vermek isterim. Biz, genellikle standartlara odaklanırız. Özellikle de teknik alanlarda ve sektörlerde, standartlara çok değer verildiğini görürüz. Bu alanda akla gelen tüm sertifikaları da almaya, tüm raporları yazmaya çalışırız. Ancak standartlar, aslında bir anlatım aracıdır. Standartlar, bir anlaşma ve ortak zemin aracı değildir. Tıpkı ürün ile değerin birbirinden farklı olması gibi. Standartlar kadar, çerçeve metinlere de odaklanmalıyız. Sürdürülebilirlikte, çerçeveler başka yapılar; standartlar başka yapılar tarafından hazırlanır. Bütünsel bakış açısı, ancak çerçeve metinlere hâkim olarak kazanılır. Standartlar ise doktora yazma kılavuzu gibi bir şeydir. Fazla anlam yüklemeye gerek yok. GRI standartlarına göre rapor yazabilir ve hatta çevre konusunda neler yaptığınızı anlatabilirsiniz. Ama çevre konusunda ne yapmanız gerektiğini veya ne eksiğiniz olduğunu anlayamazsınız. Bunu anlamak için, TCFD’ye bakmanız gerekir.

Savunma ve Havacılık Sektörü için de Sürdürülebilirlik

Zeynep KAREL: Savunma ve havacılık sektörünün sürdürülebilirliğe bakışı ile diğer sektörlerin bakışı arasında sizce fark var mı?

Ali GİZER: Savunma sanayisinin sürdürülebilirlik ile ilişkisi, incelikli bir şekilde analiz edilmesi gereken bir konu. Örneğin, silahlı kuvvetlerde kullanılan sistemler açısından baktığımızda, bir tank, sadece silahlı çatışmada kullanılan bir sistem olarak; savaş dışında hiçbir işe yaramayan bir platform olarak görülebilir. Diğer yandan, bir genel maksat helikopteri ya da nakliye uçağı, çatışmalarda kullanıldığı gibi afet durumlarında hayat da kurtarabiliyor. Ya da ağır silahlarla donatılmış bir fırkateyn ya da muhrip, yeri geliyor, bir ülkeden, risk altındaki insanları tahliye ediyor. Bu açıdan baktığımızda, sektörün, ürünlere değil değere odaklanması, sürdürülebilir bir bakış açısının geliştirilmesi için ilk adım olabilir. Yoksa silahlanmanın ve bu silahların kullanımının kötü örneklerini ele aldığımızda, sürdürülebilirlikle ilgili her şeye zıt durumlarla karşılaşabiliyoruz. Ama gelişimi ve ilerlemeyi konuşuyorsak iyi örneklere ve onları çoğaltmaya odaklanmalıyız.

Sadece Türkiye için söylemiyorum; küresel ölçekteki savunma ve havacılık sanayisinin, gerek saldırı gerekse de savunma amaçlı olsun, ürünlerinin ehil ellerde olmasının sorumluluğunu taşıması gerektiğini düşünüyorum. Bu bir sürdürülebilirlik bakışı olabilir ancak. Satış odaklı; ama ürününü kime sattığını önemsemeyen bir savunma ve havacılık sanayisinin, toplamda savunma adına bir hizmette bulunmamış olduğunu söyleyebilirim. Hele ki ihracat yapıyorsa.

Bugün terörist olarak tanımlanan hiçbir örgütün, silah veya savunma sistemi üreten fabrikası yok. Başta ABD ve Rusya olmak üzere dünya ülkelerinin, terörist kabul edilen unsurlar ile mücadele ederken karşılaştığı silahlar, kendi savunma sanayilerinin ürettiği silahlar. Hele ki Türkiye’nin güney sınır ötesi. Hemen her ülke menşeli silahların bulunabildiği bölgeler buralar. Bugün dünya, bir kalıp peynirin, uyduruk bir pantolonun bile menşeini takip edebiliyor; ama nerede üretildiği belli olan panelvanın üzerindeki ağır otomatik silahın menşeini takip edemiyor. Terör unsurlarına kimin silah sağladığını sorduğumuzda, hiçbir ülke üzerine almıyor. Biz onlara satmıyoruz, onlar başka yerden alıyor diyor. Biz bu başka yerin neresi olduğunu bilmiyoruz. Ülkemizde uyduruk bir atölyede dahi üretilebilecek av tüfeklerinin sayısını bilebiliyoruz; ama emniyet güçleri bir operasyon yaptığında ele geçirdiği nitelikli mühimmatın nereden geldiğini bilmiyoruz. Savunma sistemlerinin uluslararası alanda dolaşımının takibine yönelik ITAR ve son kullanıcı belgeleri gibi düzenlemeler olsa da bu durumlarla karşılaşıyoruz. Türk sanayisini tenzih ederim; ama genel olarak savunma ve havacılık sanayisinin, bu çok önemli etik konuda, hassasiyetle hem de uluslararası düzeyde bir kararlılık sergilemesinin gerekli olduğunu düşünüyorum. İşte bu da ayrıca bir sürdürülebilirlik konusudur bence.

Zeynep KAREL: Savunma ve havacılık sektöründe faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlar için sürdürülebilirlik açısından önerileriniz neler?

Ali GİZER: Sektör, ürün odaklı düşünmekten vazgeçmeli ve değer odaklı düşünmeli. Açık fikirli olmalı. Savunma anlayışını, daha geniş bir vizyona taşımalı. İnsanın savunması, sadece başka bir insana karşı değildir. Savunma ve havacılık sanayisi, yüksek teknolojiyi kullanarak Ar-Ge ve Ür-Ge kabiliyetlerine sahip. Tarımdan tutun da sağlığa kadar çok fazla sayıda farklı alanda kullanılabilecek teknolojik geliştirmelerde rol alabilir.

Zeynep KAREL: Sektör kamuoyu, sürdürülebilirlik kavramını, Borsa İstanbul’un “Sürdürülebilirlik Endeksi” aracılığıyla da duyuyor. Bazı sektör firmaları da bu endekste bulunuyor. Bu konudaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Ali GİZER: Bu endekse haddinden fazla değer vermek doğru değil. Güzel bir girişim ve en azından birçok firmanın sürdürülebilirlikten bahsetmesini, bu konuya ilgi duymasını sağlıyor. Bu boyutu ile önemli. BIST Sürdürülebilirlik Endeksi’nin en kritik kısmı, bu endekse girmenin, öncelikle iş etiğini gerektiriyor olması. Endekse dâhil olacak şirketlerin ön denetlemesini ve uygunluğunu yapan şirket de EIRIS (Ethical Investment Research Services Limited) zaten. Yani denetleyici kuruluşun adından itibaren iş etiğinden bahsediyoruz. Bu boyutu ile endeksin yararı var. Bu tür endekslerin eksikleri vardır elbette. Eleştirmek kolay. Ancak zaman içinde, daha önemli bir noktaya geleceklerine inanıyorum. Bu anlamda, sektördeki tüm şirketlerin, en azından endeksin temel değerlerine hâkim olmasında, kriterleri okumasında yarar var.

Zeynep KAREL: Sektörümüzde son dönemde, çeşitli firmalarda, çalışanlarla hisse paylaşımı gibi uygulamaların ortaya çıktığını gözlemliyoruz. Bunun sürdürülebilirlik açısından etkileri olabilir?

Ali GİZER: Bu, üzerinde çalışılarak yanıt verilmesi gereken bir konu. Sürdürülebilirlik için bir zorunluluk mu? Kısa yanıtı hayır. Çalışanlarla hisse paylaşımı, sürdürülebilirlik literatüründe geçen bir başlık değil.

Sürdürülebilirlik için daha önemli konu ise karar mekanizmasının nasıl işlediği. Paydaşlar, özellikle de iç paydaşlar, karar mekanizmasında kendisine yer bulabiliyor mu; karar süreçlerinde etkileri var mı? Bir de tabi eşitlikler konusu, çok ama çok önemli. Kadının istihdamı, istihdam oranı, karar mekanizmalarında yer bulması ve bu süreçteki temsiliyet oranı. Cinsiyet eşitliğinden sonra dil, din, ırk ayrımcılığına uğramaması. Bunlar, hisse dağıtmaktan daha önemli.

Zeynep KAREL: Çevresel faktörler olarak günümüzde, enerji yönetimi, hem askeri platformlar hem de kara konuşlu askeri birlikler açısından oldukça kritik bir hale geldi. Hatta yakın bir gelecekte, enerji verimliliği açısından, trijenerasyon ve kojenerasyon sistemlerinin kullanılmaya başlaması gündemde. Sürdürülebilirlikle ilgili çizdiğiniz resimde, savunma ve havacılık sektörü, enerji üretimi ve yönetimi ile ilgili nelere dikkat etmeli?

Ali GİZER: Ben burada, savunma ve havacılık sanayisine de diğer tüm sektörlere verdiğim tavsiyeyi vermeye çalışacağım. Öncelikle ne olursa olsun, yenilenebilir kaynakların kullanımına öncelik verilmeli. İkinci ve daha da önemlisi ise enerji verimli kullanılmalı. Enerji kullanımı da bir bütün olarak algılanmalı. Sadece faturası gelen harcadığımız enerjinin verimliliği yeterli değil. Kullandığımız tüm ürün ve hizmetlerin de enerji karşılığı düşünülmeli.

Zeynep KAREL: Savunma ve havacılık sektöründe faaliyet gösteren kurum ve kuruluşlar, sürdürülebilirliği göz ardı ederlerse ki çok hoş olmayan bir tablo çıkacağı belli ama sizce neler olur; karşımıza nasıl bir tablo çıkar?

Ali GİZER: Pek hoş bir sonuç ile karşılaşacağımızı sanmıyorum. Bu gibi kritik sektörler için, en baştan beri vurguladığım gibi sektörel sürdürülebilirliğin odağında etik bulunuyor. Bu, kulağa çok hafif bir konu gibi gelebilir. Yani bir sektörün sürdürülebilirliğinin; teknoloji, üretim kabiliyeti ve sair konular dururken, etiğe bağlanması. Ama gerçekten de öyle. Sektörün ne yaptığını, neden yaptığını, ne yapacağını etik bir şekilde gözden geçirmesi ve buna göre davranması, tüm paydaşlarına aynı etik kodlar çerçevesinde yaklaşması, bunlar en önemli konular.

Zeynep KAREL: Sürdürülebilirlik konusunda, önümüzdeki dönemde hangi konular öne çıkacak? Şu an içinde bulunduğumuz pandemi ile her alanda birçok değişim yaşıyoruz ve daha da yaşayacağız gibi görünüyor. Öngörüleriniz neler?

Ali GİZER: İki tane temel konumuz var. Diğer tüm konular, bu iki ana konuya bağlı.

Birincisi iklim sorunu. Gıda’dan enerjiye, sudan ekonomik gelişmeye her şey, bu sorun karşısında alacağımız mesafeye bağlı. İklim sorununun bedenimizde açacağı yarayı düşündüğünüz zaman, pandemi, onun yanında parmağınıza iğne batması gibi bir şey kalıyor. Büyük bir yıkımdan bahsediyorum burada. Endişeye sevk etmek için söylemiyorum. Çok ciddi olduğunu vurgulamak istiyorum. Ekonomi, tamamen iklim sorununu çözmemize bağlı. Ayrıca bir de şöyle bir gerçek var artık. Biz iklim sorununun etkilerini –ki yüz yıla yakın süredir biliniyor– ömrümüz içinde göreceğiz; hatta görmeye başladık bile. Dünya üzerindeki birçok anlaşmazlık ve çatışmanın temelinde de iklim sorunu yatıyor. İklim konusunda bir şey yapmaz isek bildiğimiz anlamda bir ekonomiden bahsetmemiz mümkün değil. Kazananı yok bu sorunun; hem de hiç yok. İklim sorunu, pandemi gibi değil, maske takarak korunabileceğimiz bir şeyden bahsetmiyoruz.

İkincisi de aynı derecede yıkıcı bir diğer başlık. Eşitsizliklerin azaltılması. Bu konuda mesafe katetmediğimiz gibi, geriye de gidiyoruz denebilir. Başta cinsiyet olmak üzere, sırasıyla din, ırk ve dil temelli ayrıştırmalara, bir de ekonomik eşitsizlik eklendi. Bu sonuncusu hep vardı; ama içinde bulunduğumuz dönemdeki kadar yıkıcı etkileri olmadı. Eşitsizlikler, dünyanın meseleler karşısında ortak hareket etme kabiliyetini de elinden alıyor. BM’nin çok cılız olan; “kimseyi arkada bırakmayacağız” mottosu, bugün rafa bile kaldırılmadı; net olarak çöpe atıldı. Bu konuya hasasiyet gösteren birkaç platformun dışında, kimsenin masasında olan bir konu değil. Eşitsizlik kaynaklı sorunlar, çok büyük sayılarda insanın, çeşitli haklarına erişimini de engelliyor; yaşam hakkı, yerinde ikamet hakkı, suya erişim, gıdaya erişim hakkı, temel sağlık hizmetlerine erişim ve eğitim hakkı. Bu liste uzayıp gidiyor. Dünya ise bu büyük nüfusun katkı sağlayamadığı bir sürdürülebilirlik mücadelesi vermeye çalışıyor ki mümkün değil.

Zeynep KAREL: Savunma ve havacılık sektörü, yaşamamız, var olmamız ve güvende olmamız için önemli. Aynı zamanda, yaşamak için doğa ile de uyum sağlamak zorundayız. Aslında tüm buluşlarımız, doğadan taklitlerle oluşuyor. Ancak yoğun bir değişim ve dönüşüm içerisindeyiz ve hiçbir şekilde geri dönüşümüz de yok. Firmalarımızda iş döngüsü, daha sıkıntılı ve hızlanmak zorunda. Standartlarımız ve iş yapış modellerimiz hızla değişiyor. Dijitalleşme, yaşam şartlarımızın her anında yer almaya başladı ve içinde bulunduğumuz bu pandemi sürecinde, kat kat arttı. Değişim de artık bir virüs gibi ve hiç bitmeyecek. Gelecekte, her durumda ve her şartta sürdürülebilir olmak için, kalıcı başarılara sahip olmak gerek. Bu, ancak firma olarak, tüm paydaşlarımıza değer yaratarak güven vermekten geçiyor. Değer yaratmak ve güven, burada çok önemli iki faktör. Firmalarımızın, bu süreçte hedeflerini gerçekleştirmesi ve sürdürülebilir değer sağlaması ve güven yaratması için; tüm paydaşlarına ilham vermesi ve yönetmesi; inançlarını, çeşitliliğini, çevresini ve farklılıkları ortak paydada buluşturması gerekiyor. Burada da önemli faktör olarak, algı çıkıyor önümüze. Söyleşimizde de firmalarımızın içinde bulunduğu dünyayı, tüm paydaşları ile birlikte algılaması gerekliliği üzerinde önemle durduk. Bu kapsamda, firmalarımıza büyük sorumluluklar düşüyor; aslında birey olarak bizlere de büyük sorumluluklar düşüyor. Her birimizin sürdürülebilirliği ve önemini çok çok iyi algılamamız gerekiyor ve bunun, beynimizde, sürdürülebilirlik düşüncesiyle başlayacağına dair inancım, bu söyleşimizden sonra daha da arttı.

Burada, her birimizin sahip olduğumuz uzmanlıklarımıza bir de eğitim ve araştırmalarımızla öğreneceğimiz ve öğrendiğimiz sürdürülebilirlik algımızı ve bilgilerimizi ilave etmemizin gerekliliğine dikkat çekmek istiyorum. Diyelim ki tasarım uzmanıyız veya Ar-Ge uzmanıyız ya da üst düzey yöneticiyiz veya ekonomistiz ya da pazarlama uzmanıyız. Yani farklı konularda uzmanlıklarımız var. Bu uzmanlıklarımıza, bir de sürdürülebilirlik ile ilgili öğrendiğimiz ve kazandığımız bilgilerimizi de eklersek her birimiz, şimdiden sürdürülebilir gelecek için değer yaratmaya başlamış olacağız. Firmadaki her bir çalışanın sürdürülebilir bilgisinin de olduğunu düşünsenize? Sonuçta gelecek için; sürdürülebilir tasarım, sürdürülebilir insan kaynağı, sürdürülebilir tedarik, hatta sürdürülebilir tedarik zinciri, sürdürülebilir Ar-Ge, sürdürülebilir iletişim, sürdürülebilir ekonomi, sürdürülebilir arz-talep-memnuniyet, sürdürülebilir kaynaklar, sürdürülebilir yönetim gibi birçok örnek verebiliriz. Böylelikle hem değer katan hem de güven veren bir sürdürülebilir yaşam kalitesi sağlayabilmiş oluruz.

Sürdürülebilirlik düşüncesiyle, sürdürülebilirlik eğitimleri ve araştırmaları ile bilgi ve tecrübelerimizi artıralım. Yönetişim anlayışıyla kurumsal kültürümüzü geliştirip, bilgimizle, kalitemizle ve güvenle gelecekte sürdürülebilir değer yaratmayı sağlayalım…

Zeynep Karel ve Ali Gizer’e, bu söyleşi kapsamında vakit ayırdıkları ve verdikleri bilgiler için, okuyucularımız adına teşekkür ediyoruz.

 436 Toplam Görüntüleme,  2 Günlük Görüntüleme

İlgili İçerikler

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Bu konuda bilgi sahibi olduğunuzu düşünüyoruz, ancak isterseniz devre dışı bırakabilirsiniz. Kabul Et Detaylı bilgi almak için tıklayın.