Ana Sayfa Analizler / Makaleler Türk Deniz Kuvvetleri için Hangi Deniz Stratejisi? Deniz Hâkimiyeti, Deniz Kontrolü ve Denizden Vazgeçirme/Caydırma… Ya Güç Aktarımı?

Türk Deniz Kuvvetleri için Hangi Deniz Stratejisi? Deniz Hâkimiyeti, Deniz Kontrolü ve Denizden Vazgeçirme/Caydırma… Ya Güç Aktarımı?

M. Haluk BAYBAŞ / mhbaybas@gmail.com

Em. Deniz Kurmay Kıdemli Albay

“Mükemmel ve kaadir bir Türk Donanmasına malik olmak gayedir.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Üç tarafı denizlerle çevrili Türkiye’nin, denizlerdeki hak ve menfaatlerini korumak ve kollamak için, barış ve krizde caydırıcı; harpte ise savaşı kazanabilecek bir deniz kuvvetine ihtiyacı olduğu hakikattir. Bu itibarla Türkiye’nin deniz kuvvetinin yapısını kurgularken öncelikle deniz kuvvetleri stratejisinin doğru bir şekilde tespit edilmesi; müteakiben askeri stratejinin üç unsurundan biri olan askeri gücün, bu doğrultuda şekillendirilmesi gerekmektedir.

Temel Kavramlar

Deniz stratejisinin temel kavramları;
– “Deniz Hâkimiyeti”,
– “Deniz Kontrolü”
– “Denizden Vazgeçirme/Caydırma”dır (Sea Denial).

Ayrıca, “Denizden Güç Aktarımı”nı da askeri gücün oluşturulması kapsamında dikkate almamız gerekmektedir.

Deniz Hâkimiyeti, denizlerde mutlak egemen olmayı gerektirir ki; bu da ancak, büyük muharebe gemilerinin yer aldığı büyük donanmalarla gerçekleştirebilecek bir stratejidir. Özellikle zaman, mekân ve kuvvet unsurlarını dikkate aldığımızda, uzun süreler boyunca denizlerde hâkimiyet kurmak güçtür. Günümüzde, Amerikan Deniz Kuvvetlerini, kısmen bu stratejiyi uygulayan bir örnek olarak gösterebiliriz.

Birçok deniz kuvvetinin benimsediği ve uğruna mücadele edebildiği Deniz Kontrolü ise temel olarak, belirli bir deniz alanını, kendi stratejik amaçlarınız için kullanırken, muhasımın kullanmasını engellemektir. Deniz Kontrolü’nde, stratejinin zaman ve mekân unsuru dikkate alındığında, belirli bir deniz sahasının belli bir süre için kontrol altına alınmasından bahsedebiliriz.

Deniz Kontrolü’nün tesis ve idamesi için, hasım tarafın, ilgili deniz harekât alanına etki edebilecek deniz unsurları ile diğer askeri unsurları etkisiz hale getirilmelidir. Deniz sahası, geçmişte sadece su üstü ve denizaltı gemilerinin etkili olduğu bir alan iken günümüzde, hava ve hatta bazı kara unsurları da bu alanı etkilemektedir. Bu nedenle Deniz Kontrolü’nün tesisinde, deniz alanı üzerindeki hava sahasının da kontrol edilebilmesi, bazı durumlarda, karada konuşlu ve gemilere karşı etkili olan silah sistemlerinin de etkisiz hale getirilmesi gerekmektedir. Deniz Kontrolü için, güçlü ve dengeli bir şekilde oluşturulmuş su üstü kuvvetlerine; ayrıca bu kuvveti destekleyen denizaltılar ile deniz hava gücüne ihtiyaç vardır. Deniz Kontrolü yapabilecek gemilerin, sert deniz şartlarına dayanıklı olacak büyüklükte ve yeterli silaha, mühimmata ve güçlü sensörlere sahip olması gerekir. Ayrıca bu gemiler, 24 saat esasına göre vardiyalı görev yapacak personeli istihdam edecek kapasiteye; uzun süre yakıt almadan seyir yapabilecek özelliklere de sahip olmalıdır. Günümüzde, boyu en az 130 metre; deplasmanı ise en az 4.000 ton ve üzeri olan fırkateynler ile daha büyük boyutlardaki muhrip (destroyer) ve kruvazörler (cruiser), etkili bir Deniz Kontrolü stratejisi için elzemdir.

Etki açısından, Deniz Kontrolü’nün bir alt seviyesinde yer alan Denizden Vazgeçirme/Caydırma ise zayıf donanmaların, güçlülere karşı kullanmak durumunda kaldığı bir stratejidir. Diğer bir ifade ile Deniz Kontrolü’nü uygulayacak kuvvet yapısına sahip olmayan ülkelerin kullandığı bir stratejidir. Uygulamalarına bakıldığında, çoğunlukla ana karaya yakın sularda, nispeten küçük gemi, hücumbot vb. platformlardan oluşan bir su üstü kuvveti, klasik denizaltılar, mayın, karadan deniz hedeflerine atılan güdümlü füzeler vb. silahlarla ve vur-kaç taktikleri ile yapılmaktadır. Bu nedenle bazı çevrelerde, “denizde gerilla harbi” olarak da nitelenmektedir.1

Denizden Vazgeçirme stratejisi ile güçlü muhasım deniz kuvveti caydırılmaya çalışılmakta; korunmak istenen deniz alanının kullanılması engellenmeye, sınırlanmaya veya yerine göre zaman kazanılmaya gayret edilmektedir. Zayıf donanmaları nedeniyle Fransa ve Almanya, tarih boyunca, İngiliz donanmasını doğrudan hedef alamadıkları için bu stratejiyi uygulamışlardır. Almanlar, İkinci Dünya Savaşı’nda, Atlantik’te, su üstü ve hava harekâtında varlık gösterememişler; sadece su altı ortamında denizaltılarla güç göstermek durumunda kalmışlardır.

Netice olarak, Alman U-Botları, Atlantik’te, sadece konvoyların yüzde 3’ünü batırabilmişlerdir. Yani Alman denizaltılarını (U-Boat) konu alan filmlerde gösterildiği gibi; denizaltılar, büyük zaferler kazanmamış, deniz kontrolünü tesis edememiş, kısmen denizden vazgeçirme stratejisini uygulamaya çalışmışlardır.

Sonuç itibarı ile Denizden Vazgeçirmenin, açık deniz harbinde sınırlı etki sağlayan bir strateji olduğu görülmektedir.

Diğer taraftan, Denizden Vazgeçirme stratejisi, ana karaya yakın kıyı sularında tatbik edildiğinde, sonuç biraz farklılaşabilir. Savunulan deniz sahasında, “düşmanın kuvvetli kısmına” üstünlük sağlanabilmelidir. Denizden Vazgeçirme stratejisinde, savaşın yerini ve zamanını, taarruz eden taraf belirler. O nedenle denizden vazgeçiren, yani savunan taraf için sürpriz etkisi yaratma ihtimali düşüktür. Muhasım, en zayıf noktayı tespit edip istediği bir zamanda hücuma geçebilir. Bu sebeple ana karayı korumak maksadıyla Denizden Vazgeçirme stratejisini kullanan taraf açısından, devamlı surette hazır olmak gerekir ki; stratejinin uygulandığı süre uzadıkça, bu durum yıpratıcı olmaya başlar. Denizden Vazgeçirme stratejisinde, eğer tek boyutta üstünlük kurulabilirse başarı sağlanabilir. Deniz Kontrolü’nde ise her üç boyutta -ki bunlar su üstü, su altı ve hava sahasıdır- üstünlük kurmak gereklidir. Ayrıca, kıyıdan uzaklaşıldıkça, Denizden Vazgeçirme stratejisinin etkisi azalacaktır. Denizden Vazgeçirme, daha ziyade büyük kara devletlerinin kıyı hatlarını korumada kullandığı bir strateji olmuştur. Örneğin, Çin Halk Cumhuriyeti, uzun yıllar, dizel elektrikli klasik denizaltıları, uzun menzilli karadan deniz hedeflerine atılabilen güdümlü füzeleri ile denizden vazgeçirme stratejisini uygulamıştır. Ancak teknolojik ve ekonomik durumu geliştikten sonra, 1990’lardan itibaren, deniz kuvvetlerini; uçak gemileri, nükleer takatli denizaltılar, muhrip ve fırkateynlerle modernize ederek deniz kontrolü sağlayabilecek bir yapıya kavuşturmaya başlamıştır.

Doğru Stratejiyi Seçmek

Günümüz koşullarında Deniz Hâkimiyeti, ulaşılabilecek gerçekçi bir strateji olarak görülmemektedir. Ancak Deniz Kontrolü stratejisi, uygulamaya esas alınabilir. Peki, Deniz Kontrolü’nün sağlanması, bir askeri harekâtta nihai hedef olabilir mi? İngiliz stratejist Julian Corbett’in belirttiği gibi, aslında Deniz Kontrolü, hedeflenen bir nihai sonuç için araçtan daha fazlası değildir.2 Diğer bir deyişle daha üst bir hedef için bir ara görevdir. Nihai hedef, bir kara parçası veya bir adaya, çeşitli şekillerde nüfuz etme, deniz sahasının nakliyat için kullanılması vb. olabilir.

Aslında en üstte de “siyasi hedef” (political object)3 ve bu siyasi hedefi sağlayacak stratejik seviyedeki askeri hedef(ler) vardır. Askeri kuramcı Carl von Clausewitz’in belirttiği gibi, “Harp sadece bir politika eylemi değil, gerçek bir politik araç, [uluslararası] politikanın [siyasetin] başka vasıtalarla devamıdır.”4 Bu itibarla tespit edilen askeri hedef hatalı ise -diğer bir deyişle seçilen askeri hedefler bizi siyasi hedeflerimize eriştirmiyorsa- harekât alanında zafer elde edilse dahi siyasi hedeflerimize ulaşma ihtimalimiz çok düşüktür. Dolayısıyla Deniz Kontrolü’nü nereye oturtacağımız çok önemlidir.

Hücumbotlar ve klasik denizaltılar, tek başlarına kullanıldıklarında, ancak Denizden Vazgeçirme stratejisi çerçevesinde değerlendirilmelidir. Buradaki başarı da muhasımın, korunan deniz alanına ne kadar ihtiyacı olduğuna, onun için neleri göze aldığına, kuvvetinin büyüklüğüne vb. hususlara bağlıdır. Eğer belirtilen deniz alanını, istenen zamanda kullanması gerekiyorsa ve kuvvet üstünlüğü yeterli ise eninde sonunda, hücumbot ve denizaltıları etkisiz hale getirerek amacına ulaşacaktır. Diğer taraftan, ana karasını savunan tarafın, nihai olarak denizi etkin olarak kullanma hedefi varsa burada Denizden Vazgeçirme stratejisi yeterli olmayacak; Deniz Kontrolü’nün sağlanması gerekecektir. Siyasi hedef, sadece ana vatanın korunması ile sınırlı olduğunda, Denizden Vazgeçirme/Caydırma, muhasımın gücü ve azmi ile ters orantılı olarak başarılı olabilir. Bu noktada, Denizden Vazgeçirme, nispeten daha az maliyetli ve küçük donanmaların başvuracağı bir strateji olarak karşımıza çıkmaktadır.

Deniz Kontrolü’nü elde etmenin esaslı ödülü ise bu kontrolü, stratejik amaçlar için kullanabilmektir. Stratejik kullanım, temel olarak iki şekilde gerçekleşebilir. Bunlar, hedef sahile denizden güç aktarmak ve deniz ulaştırmasını sağlamaktır.

Denizden Güç Aktarımını ise deniz kuvvetleri gücünün, sahildeki olaylar ve hedefler üzerinde etkin olacak şekilde kullanılması olarak ifade edebiliriz. Bu etkiyi, amfibi harekâtla kara parçasının ele geçirilmesi mertebesindeki büyük bir hedeften, seyir füzesi angajmanları, deniz topçu ateş desteği gibi küçük bir harekâta kadar olan bir yelpazede görebiliriz. Denizden Güç Aktarımının seviyesi; amaç, gayret ve stratejik etki bağlamında değişkenlik gösterir. Julian Corbett’e göre, güç aktarımı, deniz kuvvetlerine sahip olmanın nihai haklı sebebidir.5

İncelenen Stratejiler Kapsamında Türkiye’nin Durumu

Stratejileri irdeledikten sonra, şimdi Türkiye’nin durumunu değerlendirelim. Türkiye’nin, çevre denizlerine yönelik, siyasi ve ekonomik hak ve menfaatlerinin aleyhinde çeşitli sorunlar olduğu görülmektedir. Bunlar arasında;
– Balkan Harbi’nden bugüne kadar devam eden Ege Denizi’ndeki sorunlar6,
– Doğu Akdeniz’de, esas olarak Münhasır Ekonomik Bölge’ye (MEB) ilişkin meseleler,
– Orta Akdeniz’de, Libya ile imzalanan mutabakat muhtırası kapsamında, MEB’in korunması,
– Türkiye’nin kıta sahanlığında, hidrokarbon arama çalışmalarına karşı bir cephe oluşturulması
gibi sorunlar yer almaktadır. Ayrıca, ana vatanın ilerden savunulması, yani kriz ve harbin Türkiye topraklarında değil de ötede karşılanması gereği vardır.

Türkiye’nin, 105 yıl önce Çanakkale’de aldığı ders, güçlü bir donanmanın olmaması durumunda, ne gibi felaketlerle karşılaşılabileceğini göstermiştir. Çanakkale Savaşı’nda, Batı’nın dev armadası, elini kolunu sallayarak hiçbir engel görmeden gelmiş ve Gelibolu Yarımadası’na taarruz etmiş, çıkarma yapmıştır. Deniz harekâtı nazarından bakıldığında, Nusrat mayın gemisinin döktüğü mayınlar ile sahil topçusunun harekâtını, denizden vazgeçirme stratejisine örnek olarak sayabiliriz; ancak düşmanın amfibi hücum harekâtına engel olabilecek, denizden caydıracak bir donanma mevcut değildir ve buna denizde engel olunamamıştır. Eğer o dönemde güçlü bir donanma var olsaydı, düşman çok daha ileriden karşılanabilecekti.

Günümüze geldiğimizde, açık kaynaklardan; Türk Deniz Kuvvetleri Komutanlığının mevcut su üstü, su altı ve hava vasıtalarına, bunların keşif-gözetleme, karakol görevleri ve tatbikatlar kapsamında kullanımına, hükümet ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) yetkililerinin açıklamalarına ve mesajlarına baktığımızda, Türkiye’nin, Deniz Kontrolü stratejisini takip ettiği sonucuna varabiliriz. Bu tabloda, Türkiye’nin deniz stratejisine; Ege, Doğu Akdeniz ve denizaşırı harekâtlar gibi farklı açılardan tekrar bakalım.

Türkiye’nin Ege’deki sorunlarının siyasi çözümüne yönelik askeri hedefin seçimi önemlidir. Çünkü askeri hedef doğru seçildiği takdirde, tesis edilen zafer, siyasi hedefe ulaşılmasını sağlayabilir. Ege Denizi’nde, Denizden Vazgeçirme/Caydırma stratejisi uygulandığı durumda, Türkiye, siyasi hedeflerine ulaşabilir mi? Mesela, hava sahasının 10 mil olması ısrarından ve FIR (Uçuş Bilgi Bölgesi) hattının sınır gibi dayatılmasından, Yunanistan’ı vazgeçirebilir mi?

Denizden Vazgeçirme ile sadece anavatanı savunmuş oluruz, bunda başarılı olabiliriz; ancak diğer siyasi hedeflerimize ulaşamayacağımız ortadadır. Bu nedenle Denizden Vazgeçirme, Ege Denizi’nde, Türkiye açısından yeterli bir strateji değildir. Türkiye, Ege Denizi’nde, Deniz Kontrolü stratejisi uyguladığında ise muhasımın, öncelikle deniz kuvvetlerinin, denize etki edebilecek hava unsurlarının ve denize etki eden karada konuşlu birliklerinin etkisiz hale getirilmesi gereklidir. Peki, tüm bu unsurların etkisiz hale getirilmesi durumunda, Türkiye siyasi hedeflerine ulaşabilir mi? Burada, şunu da hesaba katmak gerekir: Türkiye, askeri açıdan bu konularda bir zafer kazansa dahi sonrasında, Yunanistan, başta Avrupa Birliği olmak üzere, batının siyasi desteğini arkasına alacaktır. Dolayısıyla askeri olarak yenilmiş olsa dahi siyasi duruşundan vazgeçmeyebilir. Oysa ki Türkiye’nin nihai amacı, elde edeceği zafer ile muhasımı, müzakere masasına çekip Ege Denizi’ndeki sorunları, hakkaniyetli bir şekilde ve ilelebet çözmek olmalıdır. Dolayısıyla Deniz Kontrolü nihai midir? Tüm bu siyasi hedefleri gerçekleştirebilir mi? Yoksa Güç Aktarımını gerektirebilecek bir askeri hedef de olmalı mıdır?

Doğu Akdeniz’i incelediğimizde, Ege Denizi’nin yaklaşık 6 katı büyüklüğünde bir açık deniz sahası olduğunu görmekteyiz. Derin ve geniş olması nedeniyle özellikle fırtınalı zamanlarda, dalga yükseklikleri çok fazladır. Yıl boyunca da sıklıkla güçlü fırtınalar olduğu görülür. Dolayısıyla küçük gemi/botların çoğunun açık denizde harekât yapmasına elverişli değildir.

Böylesine geniş bir deniz alanını savunmak için, Denizden Vazgeçirme stratejisi uygulanmak istendiğinde, çok fazla sayıda küçük gemi/bot, klasik denizaltı, sahil füze sistemleri ile hedef tespit ve teşhisi7 için çeşitli su üstü, su altı ve hava vasıtasına ihtiyaç vardır. Klasik dizel-elektrik denizaltılar, sabit karakol sahalarında düşük süratlerde görev yaparlar ve sadece su üstü ile su altında etkili olurlar; hava sahasını kapsayamazlar. Bu nedenle mesela araştırma gemilerine hava savunma desteği sağlayamazlar. Ayrıca, Doğu Akdeniz gibi geniş bir harekât alanında etkili olabilmek için, çok miktarda klasik denizaltıya ihtiyaç vardır.

Bot, hücumbot gibi hafif su üstü unsurlarının ise ağır deniz şartlarına karşı dirençlerinin düşük olmasının yanı sıra silah, sensör ve kısıtlı yakıt kapasiteleri gibi nedenlerle de açık denizlerde performansları düşüktür.

Muhasım, Denizden Vazgeçirme stratejisine karşı, çeşitli taktiklere başvurabilir. Yıpratma harekâtı kapsamında, deniz ablukası ile deniz ulaşım hatlarını engelleyebilir. Bu durum, Türkiye’nin petrol rezervlerinin tükenmesi anlamına gelir. Muhasım, süratle sonuç almak istiyorsa ilk önce denizaltı savunma harbi ile Türk denizaltılarının, en azından bazılarını etkisiz hale getirip daha sonra da hafif su üstü unsurlarını saf dışı bırakabilir. Bu çatışmalar esnasında, doğaldır ki; muhasım da gemi kaybı yaşayabilir; ancak güçlü bir donanma, bunun üstesinden gelir. Bu strateji ile Türkiye, ana vatanı bir müddet savunulabilir; ancak uzun süre muvaffak olunamaz. Sonuç olarak, muhasımı caydırmak ve Mavi Vatan’ı korumak için, Denizden Vazgeçirme stratejisi, Doğu Akdeniz’de de yeterli değildir.

Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’de etkili olabilmesi, hak ve menfaatlerini koruyabilmesi için, Deniz Kontrolü stratejisini uygulamasının gerekli olduğu görülmektedir. Denizaltı, deniz hava ve taktik hava gayreti ile desteklenen güçlü bir “su üstü filosu”, düşmanı hem uzaktan karşılayabilir hem de doğru sevk-idare ve taktiklerle doğru zaman ve doğru yerde sıklet merkezi oluşturarak savaşı kazanabilir. Su üstü filosu derken, esas olarak fırkateyn ve muhriplerden oluşan, gerektiğinde kıyıya yakın yerlerde hücumbotlarla desteklenen bir filoyu kastetmekteyiz. Diğer taraftan, su üstü kuvveti, barış ve gerilim dönemlerinde, MEB sahamız ve ötesinde sancak-varlık göstererek hak ve menfaatlerimizi koruyabilir. Özellikle barış ve gerilimlerde, sancak-varlık göstermek, araştırma gemilerini korumak ve himaye etmek, terörizme karşı tedbir almak gibi yeni tip tehditlere karşı koymak da mümkündür. Muhrip ve fırkateynlerden oluşan bir su üstü filosu, harekât alanının; su üstü, su altı, hava sahası olmak üzere, her üç boyutunu kontrol edebilir. Ayrıca, çok gelişmiş komuta kontrol, muhabere ve bilgi sistemleri ile üst karargâhlara ev sahipliği yapabilir.

Türkiye için “Gunboat” Diplomasisi
Türkiye’nin, son günlerdeki sıcak konularından biri olan Libya’daki menfaatleri ile dünya üzerindeki benzeri çıkarlarının; ayrıca başka ülkelerdeki soydaşlarının, varlıklarının veya dost ve müttefik olduğu ülkelerin korunması için Güç Aktarımı (power projection) stratejisinin gerektirdiği yeteneklerini de geliştirmesi elzemdir.

Güç Aktarımını, silahlı kuvvet unsurlarını söz konusu ülkeye nakledip, gerektiği kadar orada tutmak; lojistiğini, desteğini sağlamak olarak da ifade edebiliriz. Yeteri büyüklükteki bir gücün nakledilmesi ve idame edilmesi, ancak deniz yolu ile sağlanabilir. Deniz kuvvetleri, seferi harekâtta başat aktördür.8 Zira havadan nakledilebilecek ağırlıklar sınırlıdır. Ayrıca, havadan nakil için güç aktarımı yapılacak coğrafyada, güvenlik altına alınmış bir havalimanı gereklidir ki; bu her zaman mümkün olmayabilir. Bir diğer önemli faktör de deniz kuvvetleri unsurlarının, doğası gereği, krizlere karşı çok çabuk reaksiyon gösterebilecek kabiliyet ve hazırlık seviyesinde olmasıdır. Zira bakım-onarımda olanlar dışındaki harp gemileri; yakıt, mühimmat, teknik açılardan, her an harekâta hazırdır. Dolayısıyla emir verilmesini müteakip, bir kaç saat içerisinde, görev verilen bölgeye intikale geçebilir.

Bir ülkenin, denizaşırı coğrafyalarda daha etkili olabilmesi; uluslararası ilişkilerde, “gunboat” diplomasisini daha güçlü bir şekilde yerine getirebilmesi ve stratejik caydırıcılık sağlayabilmesi için, güç aktarımı stratejisini sağlayan yeteneklerinin de daha etkili olması gerekmektedir. Yabancı bir ülkeden sivillerin tahliye edilmesi gibi en basit bir harekâtta; sivillerin toplanması, korumalar eşliğinde sahile, limana emniyetle getirilmesi ve oradan gemilere nakledilmesi için, çok farklı askeri yeteneklere ihtiyaç vardır. Deniz tarafının emniyetini sağlayacak muhrip ve fırkateynler; sahilde görev yapacak SAT ve deniz piyade komandoları gibi deniz unsurları; onları nakledecek büyük helikopterler; taarruz helikopterleri; çatışma olasılığının olduğu daha sert muhasımlara karşı yakın hava desteği sağlayacak ve istendiğinde çok kısa sürede görev sahasında olabilecek muharip uçaklar (ana vatandan uzun bir sürede gelecek uçaklarla bu sağlanamaz); tüm bu harekâtı yönetebilecek denizde bir karargâh; sivillerin rahat bir şekilde intikal ettirilebileceği, sağlık hizmetlerinin sağlanabileceği büyük amfibi gemiler, ilk etapta sayılabilecek ihtiyaçlardır.

Bu çerçevede, genelde TSK’nın, özelde ise Türk Deniz Kuvvetlerinin, etkili bir Güç Aktarımı yeteneğine sahip olması elzemdir. Bu sayede sağlanacak stratejik caydırıcılıkla birçok ihtilaflı durum, çatışmaya varmadan diplomatik yollarla çözülebilecek veya gerektiğinde güç kullanılarak askeri ve siyasi hedef elde edilebilecektir.

Sonuç olarak; Türkiye, Mavi Vatan’ı ve ötesinde, barış ve gerginliklerde etkili bir caydırıcılık sağlayabilmek; muhasamatta ise mutlak zafer kazanabilmek için, uygulamakta olduğu Deniz Kontrolü stratejisinin gerektirdiği ilave yetenekleri, kısa ve orta vadede kazanmalıdır. Ayrıca, Türkiye’nin küresel boyuttaki milli çıkarlarını koruyabilmesi; bölgesel çapta daha etkin stratejik caydırıcılık sağlayabilmesi ve denizaşırı harekâtı etkinlikle uygulayabilmesi için, etkin bir güç aktarımı kabiliyetine sahip olması ve bu doğrultuda, bir kuvvet yapılanmasına gitmesi gerekmektedir. Yakın zamanda TSK’ya teslim edilmesi planlanan Çok Maksatlı Amfibi Hücum Gemisi (LHD) ANADOLU’nun tedariki de bu doğrultuda atılmış, çok kritik bir adımdır. İlerleyen süreç içerisinde tedarik edilecek yeni platformlarla TSK’nın denizden güç aktarım kabiliyetinin daha da geliştirilmesi beklenmektedir.

Dipnotlar

  1. Richard Dunley, Is sea denial without sea control a viable strategy for Australia? https://www.aspistrategist.org.au/is-sea-denial-without-sea-control-a-viable-strategy-for-australia/
  2. Geoffrey Till, Seapower, A Guide for the Twenty-First Century, Frank Cass Publishers, 2006, s.148
  3. Carl von Clausewitz, On War, Princeton University Press, 1989, s.80
  4. Carl von Clausewitz, On War, s.87
  5. Geoffrey Till, Seapower, A Guide for the Twenty-First Century, s.193
  6. Cem Gürdeniz, Mavi Vatan Yazıları, Kırmızı Kedi Yayınevi, s.225
  7. Tespit edilen temasın kimliğinin belirlenmesi işlemidir.
  8. Power Projection, A Comparison of The Aerospace Expeditionary Force and the Carrier Battle Group, https://apps.dtic.mil/dtic/tr/fulltext/u2/a425333.pdf, 2020, s12

Kaynakça

  1. Milan Vego, Joint Operational Warfare Vol.1, Naval War College Press, 2007
  2. George Friedman, Savaşın Geleceği, Pegasus Yayınevi, 2015

 223 Toplam Görüntüleme,  8 Günlük Görüntüleme

İlgili İçerikler

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Bu konuda bilgi sahibi olduğunuzu düşünüyoruz, ancak isterseniz devre dışı bırakabilirsiniz. Kabul Et Detaylı bilgi almak için tıklayın.